Annem, Gustov Klimt’in meşhur Kiss tablosunu puzzle çeviriyordu
Faşist adelet “Sivas Katliamı”nda zaman aşımına karar veriyordu
Ülkemin insanları bu duruma twitter'dan içerliyordu
..ve ben büyük üsta Nazım’ın dizelerine ayıp eder gibi
“Memleketim, memleketim, memleketim,
ne kasketim kaldı senin ora işi
ne yollarını taşımış ayakkabım,
son mintanın da sırtımda paralandı çoktan,
Şile bezindendi.
Sen şimdi yalnız saçımın akında,
enfarktında yüreğimin,
alnımın çizgilerindesin memleketim”
Peri Dövmeli Kız, sele kapılmıştı herkesin uyuduğu bir saatte.Üstüne tedirgindi ve korkuyordu.
Biliyordu bu sel hem çatı katını hem bahçesindeki çiçekleri götürecekti.Biliyordu hüznünün karşılığında ödünç vermişti ayakkabılarını. İçindeki hasta ülkeye yalın ayak sürükleniyordu.
Ve hiç bu kadar suskun kalmamıştı. İkna edici bir masal oluyordu ağzı dili. Kimseyi öpemiyordu büyümekten de korkuyordu.
Fazlasıyla özlüyordu onu. Belki son günlerde sık sık bir kitabın sonuna geldiğini hissetmesinden, belki annesinin bir ağıdın başını çekmesinden. Bulutlar geçiyor, kör bir şehrin karanlığına bırakıp kaçıyor, kimse ağlamıyordu.
Ondan önce birçok şehir geçmişti hayatından bunu bilmesini istiyordu.
Bir mektup nasıl yazılır soğuk bir çamurdan bilmesini istiyordu.
Gerçek yolculuğun hep kendine olan yolculuk olduğuna inanırdı. Bunu ona ilk söylediğinde ev yapımı cümleler ayakta alkışlamıştı. Uzun cümleler kurmaktan tiksinirdi ve para atılarak çalışan müzik kutularından da.
Bir konuşsa, önce aşka değmeden geçen bütün vagonları yakar sonra gider teslim olurdu. Bir kaç şarkı sonra hayatından inmesin istiyordu.Ve ne zaman boy verse leş çiçekleri dünya gözlerinde bir çim biçme makinesi oluyordu.
Kendiyle arasındaki korkunç uçurumla yüzleşmesi zor geliyordu.
Bir kaç hafta önce sakladığı bir inancı boğarak atmışlardı önüne. Boş bir meydan kalmıştı sadece elinde ve hayalet evlerin inşa edildiği kuyruklu yıldızlar göçü. Bir flütün ağzından çıkan ateş parçaları. Anılar hızlı ve yanlış birikiyordu boş çerçevesinde. Bir kahpenin kırk yıl hatırı varken, hatırlamak için her gün mesai yapıyordu ruhundaki işçi arıları.
Istırabı çıldırıyordu içinde. Bir acı kemirmeyi bekliyordu bedenini ele geçirmek için. Sırf bu yüzden biriktirdiği düşler giderek çekiliyordu yarıştan.
Daha önce hangi aşkın yarabandıydı sormak istiyordu?
Biliyordu bunun onunla hiç bir ilgisi yoktu.
Bu bir "kendini teselli etme" girişimi isyan merkezinde. Kasten kullanıyordu bu cümleleri gri akşam vakitleri.
O, suskunlar ülkesine gittiğinden beri Peri Dövmeli Kızdan haber alınamıyordu.
Hiçsiz hava sahasında bile bulanamıyordu soruların kirli geçmişi. Upuzun bir yolu alıp kaçmak istedi. Unuttuğu düşleri için geri döndü. Gidemedi. Yalanlar çoğalıyordu gözünde ve hiç yalanı olmayan bir rüya yarıştan çekilmişti.
Bir mutlu son bir kitabın sonuna nasıl eklenirdi? Bunu görmek isterdi.
Sabırla örttüğü yorganını üstüne geçirdi. Üşüyordu ve yalın ayaktı.
Üstüne tedirgindi ve korkuyordu. Biliyordu bu sel hem çatı katını hem bahçesindeki çiçekleri götürecekti.
Peri Dövmeli Kız sele kapılmıştı: Gece derindi, derindi uyku.
Soğuk ve şehirler arası otobüslerde vazgeçtim insan olmaktan Ve ter kokusuydu yanımda oturan adam
Ben seninle bir gün Zincirlikuyu’da sıraya girebilme ihtimalini sevdim
Pazartesi sendromlu, servisli iş yıllarında İstanbul’da trafikli sonbahar yazlar yaşanırdı o zaman özlemeye başladım herkesi Ve bu yol öyle uzun sürdü ki, adam gibi servisleri özlemeye başladım sonra
Bizim Cezmi Ersöz’lerimiz vardı Bir de Şizofren Aşka Mektup yazma imkanı
Tanımadığımız insanlarla paylaşılan otobüs duraklarında, “en önce kim binecek” oynamaya başladık Ben yer kapmaya çalışıyordum, sen yer vermeye geri kalanlar “itmesene kardeşim beee” Kırmızı noktalı küfürleryazıyorduk akıllara ve Rtük’e inat sansürle
Teyzelerden öğrendik koca bir meme ile yolculuk etmeyi İstanbul’a tıklım tıklım insan yağıyordu Ve sırayı bozmamayı öneriyordu otobüs şoförleri
Oysa metrobüs'e hiç binememiştim ben Kuyrukta tartışılan bir konumda olmadı benim Sıra ile binilen otobüslerde bir kaç kendini bilmezle itişmelerimi saymazsak
İstanbul’a usul usul zam yağıyordu Ve son dakika ergenekon haberlerini öneriyordu haber bültenleri Oysa hiç arabam olmadı benim Ve hiçbir vergi ödeneğinde geçmedi adım Trafiğin ortasında endişeli çocuk yüzüydüm sadece
Sana‘İstanbul Kart’ biriktiriyordum harita metot defterimde, ama sen yoktun Ben, senin beni bulabilme ihtimalini seviyordum, suni otobüs saatlerinde Piyangodan çıkmış araba seni zamansız, amaçsız bir otoparka götürüyordu Ben senin beni“ışıklara kadar bırakabilme”ihtimalini seviyordum
Ben senin beni kalabalıktan ayırabilme ihtimalini seviyordum
Yaz sıcağı ter çekiyor da klimanın çalışmayan gevrekliği Sonra otobüs oluyordum, can çekişen trafiğin çare bilmez halleri Ne yana baksam durak ve akbil sanıyordum Boğaz köprüsünün yalancı maviliğini Metrobüs oluyordum bir süre Yenibosana'dan- Mecidiyeköy'e Yanımızdan geçen arabalarla yarışıyordum, yanağım metrobüs camının garantisinde Metrobüs oluyordum Bir ilçeden bir dış ilçeye Evime yaklaştıkça seviniyordum “Durak da inecek var” sesini başına koyuyordum söyleyeceklerimin listesinin
Korkuyordum Sonra iniyordum otobüsten Mecidiyeköy'den bizim eve giden, ömrümün en uzun
ömrümün en kısa, ömrümün en kalabalık
ömrümün en çekilmez yolunu koşuyordum Çünkü sonunda evim oluyordum, odam kokuyordum sonunda
Soğuk ve şehirler arası otobüslerde vazgeçtim insan olmaktan
Ve soğuk ter kokusuydu yanımda oturan adam
Ben seninle bir gün İkitelli’deki sinema salonunda Ben seninle sadece otogardan hareket eden bir otobüs güzergahında
Ben seninle Çamlıca’ya mistik ve demli bir çay kıvamında bakan Kadıköy’ün herhangi bir teneke durağında Ben seninle herhangi bir insan sesinin kalabalık otobüsünde sürünebilme ihtimalimi sevdim
Ben senin, benim bulunduğum otobüse yetişebilme ihtimalini sevdim